22 Mayıs 2009 Cuma

Sevgiyle kal Aziz'im!



Fenerbahçe'de pazar günü yapılacak kongre 3 yıl için kulübü yönetecek yeni başkanı belirleyecek... Görüntü itibarıyla Aziz Yıldırım'ın ezici üstünlüğüyle sonuçlanacak kongre... Geride kalan 11 yıl var... Acısıyla, tatlısıyla...
Muhabese defterine bir bakalım...
Fenerbahçe Cumhuriyeti için "vefa" önemli bir unsursa, bu kulübe Aziz Yıldırım'ın yaptıklarını kimse yapmamıştır! Öncelikle bunu kabul etmek gerek.
Bu kulübe Aziz Yıldırım'ın getirdiği oyuncuları, hiçkimse getirmemiştir...
1990'lı yıllarda "Ne olacak bu Fener'in hali" sorusuyla büyüyen bir kuşak için de, 2000'li yıllardaki tablo hiç de fena değildir...
Sadece kulübün 20 milyon dolarlık bütçelerinin 250'ye ulaşması bile gelinen noktanın büyüklüğünü yansıtıyor.
Bu açıdan, tüm eleştirilerimize karşın, "Devam Aziz'im" diyoruz...
Ama...
Yeni bir Aziz Yıldırım'ı da beklemiyor değiliz...
Öncelikle bazı konularda alınmış kararların eleştirisi iyi yapılmak zorunda.
1- TRANSFER: Her sene bir dünya yıldızı politikası, bugüne dek taraftarı en çok mutlu eden konulardan biriydi... Ama.. Şunu da sorgulamak şart. Bu kulübe Anelka, Ortega ve Roberto Carlos'un verdikleri, bu üç isme göre son derece sönük transferler olan Aurelio, Tuncay Şanlı ve Gökhan Gönül'den fazla mıdır? Öyleyse "İlla dünya yıldızı alacağım" diye milyon dolarları saçıp, Ronaldinho'nun peşinde koşmak doğru mudur? "Savaşan Fenerbahçe" isteniyorsa eğer, bu, Real Madrid'ten gelen oyuncularla değil, Real Madrid'e gitmek istiyen oyuncularla olur!
2- İLETİŞİM: Bazı taraftar gruplarına karşı mücadele, başka grupları kullanarak, "Kardeşi, kardeşe kırdırtma" şeklinde olabilir mi? Tribünden rantın kaldırılmasına, insanların maç izleme hakkına sonuna kadar eyvallah! Ancak bunun hangi metodlarda yapıldığı da, çıkış noktası kadar önemli!
3- SEVGİ: Son günlerde bambaşka bir Aziz Yıldırım var ortada... Herkese karşı sıcak, sevecen, esprili... Fenerbahçe taraftarının da görmek istediği başkan bu değil mi? İşte bu yüzden... Lütfen sevgiyle kal Azizim!

30 Nisan 2009 Perşembe

Karadeniz fıkrası

Sezon başlarken iskeleti tamamen değişmiş bir takım. Song ve Sylla hariç hepsi genç, gelecek vaat eden 20'nin üzerinde oyuncu transfer edilmiş. Hedef de, 'Geleceğin Trabzonspor'unu yaratmak' olarak açıklanmış. Takımın başına da, sistem adamı olan, istediği sistemi oturttuktan sonra da seyrine doyum olmayan takımlar yaratan Ersun Yanal getirilmiş...

Günlük düşünen yönetici tipini aksine, sezon başında 'Bu sene hedefimiz şampiyonluk değil' diye açıklamalar yapılmış. Son yılların futboldan en uzak liginin yaşandığı bu yıl, Yanal'lı Trabzonspor zaman zaman iyi futbol oynayıp, bir ara liderlik koltuğuna bile oturmuş. "Geleceğin Trabzonspor'u" iyi sinyaller vermeye başlamış...

Ancak sezon başında, 'Hedef şampiyonluk değil' diyen yönetim, alınan birkaç kötü sonucun ardından, homurdanmaya başlamış. Sonunda da Ersun Yanal ile yollar ayrılmış. Yıllardır yapılan hatalardan ders almayan yöneticiler, bakalım bu kez hangi teknik direktörün başını yakacak...

26 Nisan 2009 Pazar

Resmen dalga geçiyor

Tahminimizde yanılmadık... Kulübeden bu saha hangi şekilde görünüyor bilmem ama, Aragones resmen dalga geçen açıklamalar yaptı...
Fenerbahçe Teknik Direktörü Luis Aragones, 90 dakika sonrası herkesi şaşırtan açıklamalar yaptı. Tecrübeli teknik adam, takımının iyi oynadığını savunarak "Belki puan kayıpları devam ediyor. Ama bu sonucu hak edecek bir futbol oynamadık bugün. Topa daha fazla sahip olan, pozisyonlar arayan, bulan bizdik. Kötü, kaybetmeyi hak edecek bir oyun sergilediğimizi sanmıyorum. Ama olmadı, kazanamadık" ifadelerini kullandı. Aragones, şampiyonluk şanslarıyla ilgili olarak "Geçen haftaki sonuçtan sonra bu haftaki mağlubiyetle şampiyonluktan uzaklaşabildiğimiz kadar uzaklaştık. Futbolda her zaman bizim başımıza gelenler diğer takımların başına da gelebilir, ama biz şampiyonluktan iyice uzaklaştık" değerlendirmesini yaptı. İspanyol çalıştırıcı, "Yeni sezon için herhangi bir çalışma var mı" sorusuna ise, "Ben buraya gelecek yılla ilgili değil bu maç hakkında konuşmaya geldim. Önümüzde hala bir kupa var. Onunla ilgili düşünceler var" diyerek kaçamak bir yanıt verdi.

25 Nisan 2009 Cumartesi

İstikrarlı işkence!..



Sadece futbolda değil, hayatın her alanında eğer başarı varsa, başarıyı getiren unsurların istikrarı için mücadele edersiniz! Şu an Ankaragücü, Kadıköy'de 2-0 önde. Ve maçın dönmesi üzerine uzaktan yakından bir umut yok. Kimbilir, bizim "Hacı Dede" birazdan çıkıp, "İyi pas yapamadık, ama maçın genelinde daha iyi olan taraf bizdik" gibi ifadeler kullanabilir. Bugünden itibaren, hatta dün neden yapılmadığını anlamadığım şekilde, Aragones'in biletini almak, bu takıma Özgür Çek, Gürhan başta olmak üzere genç ve forma aşkına sahip oyuncuları monte etmek gerek...

Eğer "istikrarlıyız ve Aragones'le devam edeceğiz" derseniz, bunun adı sadece...

İSTİKRARLI İŞKENCE olacaktır, biliniz!

24 Nisan 2009 Cuma

Defolun gidin!

Diğer santrfor konuya değindi ama biraz hafif kaldı bence...
Bodozlama konuya dalmak bize düşüyor!
1- Fenerbahçe takımı Galatasaray'la oynarken takımını desteklemek yerine yönetimle uğraşmak kelimenin tam anlamıyla vatan hainliğidir!
2- Bu adamları zamanında kullanan, sokağa döküp "Aman bizi bırakma" diye yürüyüş yaptıranlar, bugün ne kadar karşısında dururlarsa dursunlar; bu ayıbın çıkış noktasındaki suç ortaklarıdır!
3- Bu grubu tribünden temizleyeceğim diye bugün "hadi koçum" edasıyla sırtını sıvazladığınız diğer grupların da yarın nemaları kesildiğinde "esip" benzer tavırlarda bulunmamaları için hiçbir neden yoktur!
4- Dünya kulübü olmanın hangi kriteri içinde taraftarı birbirine kırdırmak yatar bilinmez!
Ve maçla ilgili özet...
FENERBAHÇE TOO GOOD FOR GALA!!!

Bırakın maç izleyelim...



Bunun böyle olacağı çok önceden belliydi... Bir takımın taraftarı, takımının değil taraftar grubunun adını haykırıyordu maçlarda. Yönetim de işine geldiği için sesini çıkarmıyordu. Ne zaman ki yönetimle arası açıldı, taraftar grubu ‘tu kaka’ oldu. “Tek kimlik Fenerbahçe” sloganları da birkaç yıl gecikmeli ortaya çıktı.
Artık maçlara giden taraftar, ‘ağız tadıyla’ maç izleyemiyor. Bugün de öyle oldu. Sarı-lacivertliler, ‘ezeli rakibi’ Galatasaray’ın karşısına çıkarken bile, Abdi İpekçi’nin tribünlerinin üç yanında “Yönetim istifa” sloganları yankılanıyordu. Maç adeta, slogan atanlarla onu susturmaya çalışan taraftarlar arasında geçti.
Tatsız tuzsuz maça gelecek olursak, iki takım arasındaki bariz kadro eşitsizliği, ilk dakikalarda kendini gösterdi. Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın yumuşak karnı olan pota altını zorlamasına bile gerek kalmadı. Henüz ilk çeyrekte kopan maçın kalanı, Play-Off öncesi antrenman şeklinde geçti.
Maçta taraftarın saçmalıkları dışında gözüme batan iki şey vardı. İlki, mahalle arasında tek pota maçta bile sahaya almayacağım Marcus Green’in, Willie Solomon’un yerine ilk 5 başlamasıydı. Diğeri ise, Gordan Giricek’in takımdan kopuk, formundan uzak oyunuydu. Hırvat yıldız, özellikle savunmada takımını 1 kişi eksik bıraktı...
s.t.a.

7 Nisan 2009 Salı

Flaş. Flaş.. Flaş... Lugano ve Volkan Galatasaray'da (!)



Yeni sezonda Avrupa'da büyük işler yapmayı hedefleyen Galatasaray, Fenerbahçe'nin süper yıldızı Lugano'ya el attı. Fenerbahçe'ye sözleşmesi sezon sonunda bitecek olan Uruguaylı yıldızın menajeri Juan Figer'le temasa geçen Başkan Adnan Polat'ın, "Paramız pulumuz yok. Ama Galatasaray Adası'ndan size devre mülk veririz. Seyrantepe'den bi arazi de sizin için bağlarız" diyerek bu transferi bitirdiği öğrenildi!.. Bununla da yetinmeyen Polat, kaleci Volkan Demirel'i de mutlaka kadroya katmak istediklerini söyledi!

**
Diye...
Bir haber okursanız, şaşırmayın!
Nedeni "İmpals maskara" falan değil tabii ki! Yıllardır sahnelenmesine karşın kimsenin "Bu ne ayıptır" demediği bir gelenek!
İki hafta önceki Bursa maçından önce Mustaf Sarp gündemde değil miydi?
Neymiş efendim! Dün de Gaziantep maçı öncesinde, Tabata ve Murat Ceylan için "Kaç para" diye sormuş Polat!
Sorar!... Kayseri maçlarından önce Mehmet Topuz, Galatasaray için 'Maradona'dır hep! İlla ki talip olunur!
Ee... Haftaya da Fenerbahçe maçı var... Lugano ve Volkan Demirel'e olan aşkları bu haftaya da damga vurursa şaşırmam...
Hatta, gazetelerden önce buraya yazalım... Galatasaray'ın geride kalan 8 haftaki transfer listesi!
Fenerbahçe maçı öncesi: LUGANO-VOLKAN DEMİREL (Selçuk'a da göz kırptılar)
İstanbul Belediye öncesi: İBRAHİM AKIN-SERHAT (Abdullah Avcı'yı da unutmadık)
Ankaraspor maçı öncesi: ÖZER HURMACI-EDİZ (Baki Mercimek neden olmasın!)
Hacettepe maçı öncesi: ORHAN ŞAM (Ergün, seneye yardımcı antrenör olarak düşünülüyor)
Ankaragücü maçı öncesi: MURAT DURUER-ELYASA (Hikmet Karaman hoca adayları arasında)
Gençlerbirliği maçı öncesi: MUSTAFA PEKTEMEK (Troisi-Kewell hemşehri kardeşliği)
Beşiktaş maçı öncesi: DELGADO-İBRAHİM ÜZÜLMEZ (Geleneksel Demirören-Polat yemeği)
Sivas maçı öncesi: MEHMET YILDIZ-KAMANAN (Abdurrahman'a da yakın markaj)

Aragones, Fener'in prestijini arttırdı(!)



Haber, Milliyet Gazetesi'nde yer almış, yukarıdaki başlık maraton.com.tr'den...
Fenerbahçe, bu yaz İspanya’da düzenlenecek Endülüs Barış Kupası’na katılma kararı almış...
Real Madrid, Juventus, Sevilla, Aston Villa ve O. Lyon gibi ünlü kulüplerin yer alacağı turnuvada kupayı kazanan takım 2 milyon euro alacakmış!...
Fenerbahçe’nin dünyaca ünlü yıldızları bünyesinde barındırması ve Teknik Direktör Aragones’in şöhreti, Fenerbahçe’nin Avrupa çapındaki prestijini daha da artırmış!...
Fenerbahçe’nin turnuvaya çağırılmasındaki en büyük faktörün, Teknik Direktör Aragones olduğu ifade edilmiş!

***

Bak sen!
Prestij nedir bilir misiniz siz?
8 takımlı bir turnuva düşünün... Real Madrid'in giremediği, Inter'in uzaktan izlediği, Milan'ın, Lyon'un, Celtic'in, Sevilla'nın "Ah biz de orada olsak" diye iç çektiği!..
Bu turnuvanın içinde olmaktır prestij!
"O turnuva ne zaman oynandı" diye düşünen abiler varsa, zahmet edip Şampiyonlar Ligi'nin 2007-2008 çeyrek final arşivine bakıversin!
Porto'nun, Dinamo Kiev'in arkasında kalıp Şampiyonlar Ligi'ne veda ettikten sonra bu özel turnuvalarla mutlu olanlara da söyleyecek tek bir sözüm olabilir!
Bunlar "ezik" muhabbeti!
Sevginin kol gezdiği toprakları, kurak çöle çeviren Dede Efendi'ye de şöyle seslenelim...
İstemem seni... Ne sevgini, ne prestijini!

5 Nisan 2009 Pazar

Var mısın, yok musun?





Uzun zaman olmuştu, Fenerbahçe'nin gülen yüzünü görmeyeli... Başkanıyla, hocasıyla, oyuncusuyla...

İşte böyle olmalı Fenerbahçe...

Ne diyordu İslam Baba, yıllar önce yazısında...

"Türkiye'de, Fenerbahçe Cumhuriyeti sağlıklı başarılı ve ilkse bu ülkede her şey mutlu ve huzurludur. Esnafın yüzü güler, parakendeci ve toptancıların tezgahında mal kalmaz. Tiyatrolar, sinemalar, sazlar, barlar meyhaneler fuldur..."

Yani Fenerbahçe halkın takımıdır... Sıfatı ister başkan, ister başbakan, isterse cumhurbaşkanı olsun, halkın takımını, halktan uzaklaştıramaz...

Bu açıdan Acun Ilıcalı, teşekkürü hak etmiştir... Dileğimiz en kısa sürede, Fenerbahçe'nin iletişim danışmanı olarak görmek kendisini!

Gecenin sorusu da şu olmalıydı bence...

"Halkın içine girmek için.... Var mısın, yok musun FENERBAHÇE!"

2 Nisan 2009 Perşembe

Güiza!



Del Bosque, Türkiye maçları öncesinde Türk basınına maraton halinde röportaj verirken, Güiza için son derece anlamlı bir ifade kullanıyordu:

"Fenerbahçe, Güiza'yı kullanamıyor. O, rakip savunma arasında ofsayta düşmeden araya koşular yapan, gole yakın bir oyuncudur. Ama Fenerbahçe'nin oyun tarzı bu değil!"

Budur!

Mallorca'da 27 gole taşıyan da budur Güiza'yı... Rakip savunmanın arasına ve arkasına yaptığı koşularla bir anda kaleciyle karşı karşıya kalma özelliği... Orta sınıf takımlarda, rakip savunmanın öne çıkmasıyla pozisyon bulma ihtimali her zaman fazladır... Zaten dikkat edenler, EURO 2008'de de Aragones'in Okçu'yu 1-0 öne geçtikten sonra oyuna aldığını hatırlar!

Nitekim, Ali Sami Yen'de de Riera'ya asist yaptığı pozisyon, Güiza'nın karakteristik özelliklerini en iyi anlatan fotoğraflardan biri... (Bursa maçı da öyle tabi)

Pekiii...

Bu Güiza, Fenerbahçe için uygun seçim midir?

I ıhh!

Zaten Del Bosque'nin açıklaması bile, Güiza için son derece net bir tablo ortaya koyuyor. Savunmanın arkasına koşu yapan, kontratak özelliğine sahip bir oyuncu mudur Fenerbahçe'nin aradığı santrfor?

Yoksa pivot özelliklerine sahip, top indiren, sırtı dönük olarak kanatlara oyunu açan (Bkz: Semih Şentürk) bir golcü müdür?

14 milyon euroluk Güiza'nın Fenerbahçe'deki performansı sorgulanırken, "çerez parasına" alınan Nobre'nin oynadığı dönemde neden takımın en önemli dişlilerinden biri olduğu anlaşılmaz mı?

Aragones'in Fenerbahçe'yi Atletico Madrid gibi gördüğünden şüphem yok... Ama yönetim de bu takımı Mallorca'yla aynı kefeye koydu ya!

Pes!!!


Vatan haininden sevgilerle!!!




Söz konusu Fatih Terim olduğunda tek bir yorumum vardır...

Bir milli takım hocası, o ülkeyi takımı arkasında "destekleyenler" ve "desteklemeyenler" olarak ikiye bölebilme başarısını (!) gösteriyorsa eğer... Orası sözün bittiği yerdir... İsterse kalkıp dünya kupasını getirsin... Gitmesi gerekir...

Dünyaya Kafdağı'nın arkasından bakan tavrını mı anlatsak, insanları "İçimizdeki düşman" olarak yaftalama çabasını mı?

"Ders almam, ders veririm" geyiği daha hafızamdaki tazeliğini korurken, dün bir kez daha isyanın doruk noklarına taşıdı Sinyor Terim beni...

Daha basın toplantısı için kapıdan içeri girerken söylediği ilk cümleye bakın...

"YÜZÜN GÜLÜYOR İSMAİL!"

Bu nasıl bir hedef göstermedir?

Söz konusu İSMAİL, Hürriyet'in Beşiktaş muhabiri İsmail Er... Suçu, İspanya maçıyla ilgili yazdığı "2 maçı da kazanamayız" kritiği ve maç öncesi "2002 Dünya Kupası'ndaki takımdan" söz etmesi...

Vay efendim vay...

Sen nasıl olur da, Sinyor Terim dururken "köylü" Şenol'un takımından örnek verirsin!

Vatan hainisin İsmail!

Basın toplantısındaki tavırlar... "Kazanınca kimse gelmiyor, kaybedince bazıları burada" tarzı, buram buram düşmanlık kokan ifadeler...

Bu ülkede, futbolla ilgili bir düşünceni açıklamak neden vatan hainliğidir acaba?

Türkiye 1-0 öndeyken bile yakın arkadaşıyla "İspanya kazanır" diye bahse girmiş biri olmak, utanılacak bir şey midir?

İspanya'nın bize iki gömlek fazla olduğunu söylemek, "düşman" ya da "içimizdeki İspanyol" olma sebebi midir?

Öngürünün adı vatan hainliğiyse eğer...

Sonuna kadar hainim arkadaş!!!


20 Mart 2009 Cuma

Volkan Yaman-Martin Jol


İlk maçın kadrosunu görünce şaşırmıştım. Martin Jol’ün, sağından soluna dönerken mevsimler geçen Volkan Yaman’ın karşısına Burkina Fasolu Pitroipa’yı koyacağını tahmin etmiştim. Hollandalı, Pitroipa’yı oyuna almak için 84, Ivica Olic’i almak için 71 dakika beklemişti. 1-1’in rövanşına çıkan ilk 11’de kendine yer bulan Pitroipa, bu kez sağ kanatta, süratinden başka hiçbir özelliği olmayan Sabri’nin karşısında sahaya çıktı. Jol, Guerrero’nun ağır fiziğine rağmen Galatasaray’ın sol kanadını ilk yarı boyunca nasıl dağıttığını görmüş olmalı ki, ikinci yarıda Pitroipa’yı sağa aldı. Bu değişiklik serinin de kaderini değiştirdi. Gerisini zaten herkes biliyor… Galatasaray: 2 – Hamburg: 3… s.t.a.

27 Şubat 2009 Cuma

Bu sene şampiyon yine Ada'dan..



Şampiyonlar Ligi:

Atletico Madrid-Porto: 2-2

Lyon-Barcelona: 1-1

Real Madrid-Liverpool: 0-1

Villarreal-Panathinaikos: 1-1


UEFA Kupası:

Valencia, Ukrayna'daki 1-1'in rövanşında Dinamo Kiev'le 2-2 berabere kaldı, elendi.

Deportivo, ilk maçta 3-0 yenildiği Aalborg'tan evinde bir tokat da 3-1'le yedi. Toplamdaki 6-1'lik skorla "en hafifinden" elendi!


İspanyollar için kabus gibi bir haftayı geride bıraktık. UEFA Kupası'na seyirci kaldılar, Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk maçlar sadece Barcelona için umut verici... (Villarreal, Yunanistan'da her şeyi yapabilir gerçi ama!)

Marca, "Avrupa, İspanyollar'ı şok etti" demiş...

Görüntü o ki, bu sezon da İngilizler biraz fazla gelecek bu Avrupa'ya!

Kıskanırım seni ben!




Galatasaray yönetimi, sezon başından bu yana hayal kırıklığından başka bir şey üretemeyen, hatta Şampiyonlar Ligi ve Fortis Türkiye Kupası gelirlerinden mahrum bıraktığı için kulübü kaba bir hesapla 16-17 milyon euro zarara sokan Michael Skibbe'ye veda yemeği vermiş! Türkiş rakı, türkiş kebap, türkiş dostluk... Tebrikler...

Bazıları da, Deloitte Para Ligi'ne girmelerinde en önemli katkıyı yapan Şampiyonlar Ligi gelirlerinin mimarı Zico'yu gönderdikten sonra, zahmet edip "teşekkür" bile etmemişti...

Galatasaray'ı UEFA Kupası'nı aldığında bile böyle kıskanmamıştım desem!..

Sevgiyi kaç milyon euroya transfer edersiniz?





"You cannot have good results without a great atmosphere in the camp. That is a reality."

Kim diyor... Manchester United'in savunma oyuncusu Nemanja Vidic...

Yüzde bir milyon katılıyorum... Eğer takım içinde sağlam bağlar oluşturamadıysanız eğer, başarı size Kafdağı'nın ardından gülümser...

İşte bu nedenle, Fenerbahçe'nin geçen sezonla bu sezon arasında yitirdikleri sadece Aurelio ve Kezman değil.

Takım içindeki birliği, sevgiyi kaybettiyseniz, ne İspanya gol kralı çare olur derdinize ne de "oğlunuz" Emre!


Sizin yaptığınız iki transferin onda birine kurulan Sivasspor'un nasıl başarılı olduğunu merak edenlere de kırmızı-siyahlı ekibin antrenmanlarına benim gibi iki gün konuk olmalarını öneririm!

25 Şubat 2009 Çarşamba

Ne olur dönme Zico...


Madem ki diğer santrfor açtı arşiv işini, bir arşiv yazısı da benden... Yazıldığı tarihten bu yana 5 ay geçse de değişen pek bir şey yok aslında. Tek olumlu değişiklik Zico'nun CSKA Moskova'nın başına geçmesi sanırım...

Ne olur dönme Zico...
Bazı takımlar vardır... Başarıları, kupaları değil, kimlikleriyle akıllarda kalır, kaybettiği maçlar değil yaşattığı gurur dolu anlarla hatırlanır...
İşte sen böyle bir takım yaratmıştın bize. Skor ne olursa olsun, rakip kim olursa olsun tek amacı futbol oynamak olan bir takım...
Oyunu çirkinleştirmeyi aklının ucundan bile geçirmeyen, rakiple, hakemle değil, sadece topla uğraşan bir ekipti seninkisi...
Yıllar yılı 'Kaybedeceksek de böyle oynayıp kaybedelim' diyen bir taraftarın takımına gelmiştin sen.
Sahadaki tek beklentisi 'hak ederek kazanmak' olan, başkasından kesinlikle medet ummayan bir takımın başına...
Başlarda belki pek anlayamadık seni. Evet çok büyük bir oyuncuydun, ama Capello'ların, Scolari'lerin ismi ortada dolaşırken senin gelmen soru işaretleri yaratmıştı.
İlk yılında, yani 100. yılda yaşanan şampiyonluk çok kişiyi tatmin etmese de, UEFA Kupası'ndaki Newcastle ve AZ Alkmaar maçlarında ışık görünmüştü sanki.
Sonraki sezon biraz daha kafandaki takım olmuştu sanki Fenerbahçe. 'Üvey oğlun' Deivid'i orta sahaya monte etmiş, sol kanadı da vatandaşların Roberto Carlos ve Wederson'la güçlendirmiştin.
Şampiyonlar Ligi ön elemesinde Anderlecht'i rahatlıkla deviren takımda, en çok dikkati çeken şey, kendine güvendi...
Bu bizim pek alışık olmadığımız bir şeydi doğrusu. Biz ki '0' çektiğimiz sezon, orta sahayı geçemediğimiz Barcelona maçının 90 dakikasında yediğimiz gole üzülmüştük. Biz ki, UEFA Kupası'nı kaldıran ezeli rakibimizi deplasmanda, ceza sahasına giremeden 1-0 yenince sokağa dökülmüştük...
Sen bize, gerçekten isteyince ve inanınca, neler yapılabileceğini uygulamalı olarak gösterdin... Şampiyonlar Ligi'nde, gol yiyince bile yıkılmayan, mücadeleden asla vazgeçmeyen bir takım izletmenin gururunu yaşattın. Futbolculuğunda olduğu gibi, geriye çekilerek değil, futbol oynayarak maç kazanılacağını bir kez daha ispatladın.
Ve bize, 100 yıllık kulüp tarihinin en büyük gururlarından birini yaşattın. Elendiğimiz Chelsea maçında, Stamford Bridge'de rakip takımın vakit geçirmek için topu köşe gönderine kaçırması bile, senin ne kadar büyük bir iş başardığının göstergesiydi. Kimbilir kaçımız, öyle bir anın geleceğinin hayalini kurup da, kendi bile inanmamıştı...
O gün kaç kişiye sorsanız, 'ligde şampiyon olmasak da olur' derdi... Ama sezon sonunda senin havaalanından gidişini gördük valizlerinle...
Evet belki şampiyon yapamamıştın takımı. Ama kulüp tarihinin en başarılı hocası olman için, şampiyon yapmana da gerek yoktu hani...
Takımlar vardır, başarılarıyla değil, kimlikleriyle hatırlanır. Sen hem bize, hem kendine öyle bir takım olmanın gururunu yaşattın...
Bugün senin miras bıraktığın takım, ligin 5. haftasında 3. kez mağlubiyeti tattı.
Yarın öbür gün 'Zico geri dönüyor' diye yazılıp çizilmeye başlanır. Ama sen de biliyorsun ki, hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Sen bize yaşattığın güzelliklerle anılmayı hak ediyorsun...
O yüzden, ne olur dönme Zico...
26.09.2008
s.t.a.

Vefasızlık faturası!




Bir tarafta Samsunspor´da dikkat çekmiş‚ Beşiktaş´ta yıldızı parlamış‚ daha sonra Fenerbahçe´nin verdiği bol sıfırlı teklifin cazibesiyle Sarı-Lacivertli formayı sırtına geçirmiş bir adam... Tümer Metin...

Beşiktaş forması giyerken‚ Fenerbahçe için ettiği küfürler hala internet sitelerinde!
100´üncü yılda Fenerbahçe´ye geldi‚ eski defterler kapandı‚ taraftar onu bağrına bastı‚ takımın şampiyonluğunda pay sahibi oldu. Diğer tarafta‚ Fenerbahçe´nin altyapısından yetişen bir isim... Damarlarındaki son kana kadar Fenerbahçeli...

Saha içinde takımının kazanması için çırpınan‚ basketbol maçının bitimi sonrası‚ futbol maçını izlemek için Kadıköy´e koşan bir Fenerbahçe aşığı... İbrahim Kutluay...

Bu 2 sporcunun ortak bir özelliği var... Geçen sezon askerlik sorunu nedeniyle Fenerbahçe´ye veda etmiş olmaları...

Ancak filmin devamı‚ bir Fenerbahçeli olarak benim yüreğimi sızlatacak türden...

Yeni yasa çıkıyor‚ askerlikle ilgili düzenleme‚ bu 2 sporcunun Fenerbahçe´ye dönüş kapılarını açıyor... Peki ya sonra?

Fenerbahçe yönetimi‚ "sonradan olma Fenerli" Tümer Metin´e‚ Samandıra kapılarını sonuna kadar açıyor... Hem de sakat olmasına karşın. Tebrikler... Vefadır‚ yapılır...

Ama "Fenerbahçe´nin evladı" İbrahim Kutluay´ın yüzüne bakılmamasına ne demeli?

Tanjeviç ister görev versin‚ ister vermesin...
Fenerbahçe taraftarı için İbrahim Kutluay´ın kenarda havlu sallaması bile yeterlidir...

Fenerbahçe formasıyla Avrupa Ligi sayı kralı olmuş‚ 100´üncü yılda şampiyonluğa terini emeğini ve yüreğini koymuş bir adamın‚ Kepez Belediye ile adının geçiyor olması bile Fenerbahçe adına en hafifinden vefasızlıktır...

Onun nasıl bir Fenerbahçeli olduğunu hala bilmiyorsanız‚ attığı sayıların ardından tribünlerle bütünleştiği fotoğraflara bir daha bakın!

Orada‚ bu vefasızlığı hak etmeyecek‚ Tanjeviç´e asla ve asla değişilmeyecek büyük bir Fenerbahçeli göreceksiniz!

***

26 Mayıs 2008'de yazmışım yukarıdaki yazıyı... Sezona 50 milyon euroluk transferle ama arkasında iki büyük vefasızlıkla başlayan Fenerbahçe için... İbrahim Kutluay'a gösterilen tavır yukarıda anlatılmış... Onun yerine getirilen Devin Smith ve Gordan Giricek'in bugüne kadar takıma ne verdiği ortada...
Vefasızlık konusundaki diğer örnek ise Zico. 100 yıllık tarihinde Avrupa'da Fenerbahçe için hayal bile edilemeyen bir başarıya imza atan, beyefendilik timsali bir adamı havalimanına uğurlamaya bile gitmeyenler, "Yürüye yürüye şampiyon olmalıydık" masalları anlatanlar, bugün Aragones'e katlanıyor istemeye istemeye... Başarılar, kupalar gelir geçer. Ama bir şey var ki, affedilmez bence... "Sevginin hüküm sürdüğü" bir takım, "disiplin" gösterileriyle ancak bu denli uzaklaştırılabilirdi birbirinden...
Belki de bu sezon Fenerbahçe'nin başına gelenler, bu iki vefasızlığın cezasıdır. Kimbilir!

23 Şubat 2009 Pazartesi

Değişen sadece isimler mi?...


Bazı oyuncular vardır ki, yerleri ayrıdır. Olmadık bir gol kaçırsa da kızamaz, onun hatasıyla gol de yeseniz gocunmazsınız… Çünkü onlar birer isimden çok ruhudur takımların… Farklı bir şey vardır onlarda. Sahada işler kötü gittiğinde gözler onları arar. Onlar takımın isyan eden ruhudur. Taraftarın sahadaki sözcüsüdür sanki… Onlar teknik , taktik, kondisyondan çok daha önemlidir bir takım için.

Önce Tuncay, ardından Appiah, Marco ve Kezman takımdan varlıklarıyla birlikte ruhunu da götürdü sanki. Özlememek elde değil…

s.t.a.

22 Şubat 2009 Pazar

Ev yapacaksan tuğladan, kız alacaksan Muğla'dan...



Ege insanın ilginç sözleri vardır... Lisedeki arkadaşlar (Şerif-Mahir) kazımıştı bu sözü hafızama... "Ev yapacaksan tuğladan, kız alacaksan Muğla'dan..." İkinci yorum konusunda İzmir'in eline kimse su dökemez ama konumuz başka...

Peki ya hoca alacaksan?

Varsayalım Fenerbahçe yönetimi, Football Money League'de ilk 20'ye giren o görkemli bütçelerini sizin ellerinize teslim etti, "Göster marifetini" dedi... Fener'in "Mijatoviç"i olarak hangi ülkeden ne alırsınız?

Futbolcular için belli kriterler söz konusu. En azından şahsen (sınırsız yabancı kontenjanına sahipsem) İtalyan bir kaleciyle işe başlarım... Çizme'nin sertliğine alışmış Güney Amerikalı bir stopere, İskandinav ya da Yugoslav kökenli bir partner bulur, mümkünse Fransa görmüş bir Afrikalı ön liberoyu "Olmazsa olmaz" listesinin başına koyarım... İngiltere'nin havasını koklamış iki kanat oyuncusu ve yine Fransa Ligi'nde 10 gol barajını aşmış bir forvet bulabilirsek ne ala!

Peki ya kulübe!

İşte olay burada...

Almanya'nın makine yapısını mı, İtalya'nın katı taktiğini mi, Brezilya'nın hücum mantığını mı seçerdim bilemem...

Ama bildiğim bir şey var ki, İspanya'nın kenarından bile geçmeyeceğim...

Türkiye'deki Aragones profilini zaten herkes tartışıyor... Saracoğlu tribünlerinden "Uyuma dede, takım dökülüyor" türünde gelen isyanlar her şeyi özetliyor...

Del Bosque'nin Beşiktaş macerası da hafızalarda...

Buna karşın İspanyollardan ağzı yanan sadece bizimkiler değil...

Sevilla'ya üst üste kazandırdığı 2 UEFA Kupası'nın havasıyla Tottenham'ın yolunu tutmuştu Juande Ramos... İlk sezon takımı sonradan devraldığı için aldığı sonuçlar pek önemsenmedi.

Ama bu sezon İngiliz ekibini uçurumun kenarına getirdi. 88 milyon euroyu aşan transfer harcaması sonrası Tottenham'ı ligin dibine oturtan Ramos, "Parası neyse verir göndeririz" diyen yönetimin sabır taşının çatlamasıyla İspanya'ya paketlenmişti. (9 haftada 1 galibiyet, 2 beraberlik, 6 yenilgi)

Aynı Ramos şimdi Real Madrid'in başında... Galacticos ile çıktığı 9. maçında 9. zaferini elde ettiği Real Betis karşısında... Hem de Aurelio ve tayfasına fazladan 6 santra yaptırarak. 6-1'lik skor, Real için neler ifade ediyor bilinmez... Ama İngiltere'deki 9 haftalık Ramos ile İspanya'daki 9 haftalık Ramos, İspanyol hocalar için benim aklıma tek bir şarkı getiriyor...

Sizi uzaktan sevmek, aşkların en güzeli!



Kusura bakma hocam!





Yıl 2000... Denizlispor 2.Lig'den 1.Lig'e çıkmış başında ismi Raşit Çetiner'in yıldızlarla dolu kadrosunun bir sezon önce yapamadığını yaparak... Takımın başında gencecik bir hoca... Kiralık futbolcu misali bir sezon önce Yeni Salihlispor'u çalıştırmış, oradaki pırıltısıyla "Geliyorum" sinyalleri vermiş... Ardından Denizlispor'u teslim alıp takımını şampiyonluğa taşımış... Ersun Yanal...


O dönem İzmir'de görev yaptığımız için, Denizlispor yazı dizisi hazırlamak için koyuluyoruz yola... İzmir'in fotoğraf üstadı Sedat Yılmaz ve futbol filozofu Bülent Buda ile birlikte...


Ersun Yanal'la röportajlar, takım hakkında genel bilgiler derken sempatik 2 yardımcı antrenörle tanışıyoruz... Birisi için şu an söylenebilecek tek söz ışıklar içinde yat Tevfik Lav... Diğer hocamız Mesut Bakkal...


Önce Denizlispor'un 1.Lig'deki başarısı için omuz veriyor Ersun hocaya, ardından Ankaragücü, Gençlerbirliği ve Milli Takım'da...


Derken "ustasından el alan" çıraklar misali, "1. adam" olarak teknik direktör koltuğuna oturuyor...


Geride kalan 4 yıl içinde Ersun Yanal ile Mesut Bakkal'ın 7. karşılaşmasına tanıklık ettik bugün... Ve ortaya çıkan tablo, "Boynuz, kulağı geçermiş" dedirtecek türden... Bakkal'ın Denizlispor'u, şampiyonluk yolunda Trabzonspor'a "One minute" dedi, skor 4-2 "çıraktan" yana oldu...


İstatistikler müessesemizin armağanıdır ;)










23.10.2005 Vestel Manisa-Gençlerbirliği: 0-3


25.03.2006 Gençlerbirliği-Vestel Manisa: 2-1


15.09.2006 Gençlerbirliği-Vestel Manisa: 0-5


19.02.2007 Trabzon-Gaziantep: 3-2


04.03.2007 Vestel Manisa-Gençlerbirliği: 0-3
19.04.2008 Trabzon-Gençlerbirliği: 0-0


21.02.2009 Trabzon-Denizlispor: 0-2




YANAL: V.Manisa, Trabzonspor


BAKKAL: Gençlerbirliği, Gaziantep, Denizlispor...


Ve top santrada...



TSYD'nin Antalya'daki semineri... Türk futbolunun 5 önemli teknik adamı panelistler arasında... Mustafa Denizli söze giriyor önce, Ersun Yanal, Tolunay Kafkas, Bülent Uygun arasındaki kısa paslaşmalar sonrası top Aykut Kocaman'a geliyor... "Sayın bakanım, değerli belediye başkanım" tarzı "boğucu" konuşmalar, en az benim kadar Kral'ı da boğmuş olacak ki, "Protokol konuşmalarını oldum olası beceremem. Ben direkt konuya girmek istiyorum" diyor ve anlatmaya başlıyor...
Bizim hikayemiz de işte tam bu noktayla kesişiyor...
Oldum olası hoşlanmadım dolambaçlı ifadelerden... Eğriye eğri, doğruya doğru demeyi geçip, anlatmak istediğimizi en yalın şekilde ifade etmeyi seçtim.
Gazete sütunlarında bazen "yalın ya da asıl" ifadeleri kullanamıyor insan... Bu blog da, 9 sütundan taşan düşüncelerin paylaşım alanı olacak. Bir nevi Bekir Coşkun ustanın "10. köy"ünün spor versiyonu...
Fazla söze gerek yok...
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz...
Yazalım, paylaşalım...