19 Kasım 2012 Pazartesi

Futbolun sanatçıları


Futbolun emekçileri vardır... Yeşil zemine yüreğini, terini, mücadelesini koyan... Saha içindeki 'taraftar' gibidir onlar... İsyan eden, kabullenmeyen, en zor anda Daha bitmedi' diyen, direnen...
Bir de 'sanatçıları' vardır bu oyunun... Kimi heykeltraştır, kimi ressam... 'Emekçiler' gibi isyankar değillerdir saha içinde. Kendi halinde bir halleri vardır. Öyle çılgınca koştuklarını da görmezsiniz. Ama adı üzerinde 'sanatçıdır' onlar, işin daha çok 'yaratıcılık' boyutunda olan! Futbol sahası bir oyun alanından çok 'sanat atölyesi'dir onlar için. Manuel Fernandes'in Antalyaspor karşısında Almeida'ya attığı pası, 'futbol bir oyun' klişesiyle açıklamak biraz kolaycılık değil midir? Bir başkadır benim gözümde Fernandes... Alex'in gidişi sonrası Süper Lig'in keyif ayağı... Heykeltraştır onlar... Çamurdan hayranlıkla izlenen bir heykel yaratan yeteneğin yeşil sahadaki versiyonu. Bir top verirsin onlara... Bazılarının kırarcasına oynadığı o topla, bir kadını okşarcasına hareketlerini görürsün... Sevildiğini iliklerine kadar hisseden bir kadın nefes bile almadan durursa sevdiğinin yanında, o top da gitmek istemez kendini 'okşayan' o ayaklardan... İşte o hünerli ayaklar, bir heykeltraşın çamurdan yarattığı eser gibi o topu alır yoğurur, şekillendirir, güzelleştirir...
Moussa Sow bir ressamdır... Bir ressamın bir fırça darbesiyle 'başka bir dünyayı' çizmesi nasıl mümkün oluyorsa, topa en küçük dokunuşuyla 'mutluluğun' resmini ortaya çıkaran adama sanatçı denmez de ne denir? Kadıköy'de G.Saray'a attığı fizikötesi gol... Yine Kadıköy'de Beşiktaş'a, Atatürk Stadı'nda Eskişehir'e attığı gol, tek fırça darbesiyle bir eser yaratan ressamı kıskandıracak bir mutluluk tablosu değil midir? Ya da Zlatan İbrahimovic... İngiltere'ye attığı golü bir sanat eserini hayranlıkla izlercesine izlemiyorsanız, futbol değildir sizin sevdiğiniz şey, olsa olsa kazanma tutkusu...
Ya da Türk medyasının geldiği nokta itibarıyla kaos...
Bir pazar gecesi, Fernandes'in attığı pası internetten görüp spor programlarını izlemek için televizyonu açtığınızda bu gol üzerine tek kelime 'güzelleme' göremezseniz... Sow'un attığı gol sanki hiç atılmamışsa... Türk televizyonudur izlediğiniz. Lütfen alıcılarınızın ayarlarıyla oynamayın.
Futbolu konuşmak yerine Rasim Ozan'ın, Baransu'nun bögürüşlerini izlemek, kimin askerlik yapıp yapmadığı üzerine savunma bakanlığından bilgi almak sizi mutlu ediyorsa.
İyi pazarlar Türkiye...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Abdullah Avcı gitsin mi?




Türkiye'de futbolun okunuş ve yorumlanış biçimi inanılmaz boyutlarda. Hayır hayır, sonuç odaklı oluşu değil sorun. Sonuç bir veridir, dikkate alınmaya değer bir veri. Ancak sonucu, sebeplerden tamamen bağımsız olarak değerlendirmek var ki, işte o müthiş. Son örnek A Milli Takım... Türkiye'nin 2014 Dünya Kupası şansını yitirmesinin ardından memleket futbolu bir kez daha 'kelle' üzerinden masaya yatırıldı. Avcı gitsin, Avcı başarısız, Avcı falan filan.
Abdullah Avcı, sonuçlar itibarıyla başarılı mıdır. Kesinlikle hayır.
Ancak bizim olay meşhur 'deve muhabbetine' gelip dayanıyor! Avcı başarısız, tamam... Yani boyun eğri. İyi de, neremiz doğru ki!
Gelin 'eğrilere' bir bakalım:
1- Oyuncu havuzumuz nedir? Bugün sekiz elle sarıldığımız santrforlarımız Umut Bulut ve Burak Yılmaz'a bir şey olsa, alternatifimiz kimdir? Aslında soru, bu ikili formsuz olduğunda onlardan formayı kapacak alternatif var mı şeklinde olursa daha da acı hale geliyor! 31 yaşındaki Mert Nobre an itibarıyla ligin konuşulan tek 'yerli' santrforuysa, o da devşirmeyse ne demek gerekir? Sağ bekte Gökhan Gönül'ün yedeği yoksa (pardon Sabri vardı!)... Sol bekte F.Bahçelilerin'in burun kıvırdığı (nedense) Hasan Ali Kaldırım'ın tek alternatifi G.Saray'da formasını sol açıktan beke çekilen Riera'ya kaptıran Hakan Balta'ysa...Susarım!
2-Ülkede futbolun gelirleri her gün artarken altyapı rezaletine kimse dönüp bakmıyor! 80 milyonluk ülkede futbolcu çıkmazken, 3 milyonluk Almanya'daki gurbetçilere sarılmamız başka nasıl mümkün olabilir? Fiziksel şartlar bir tarafa. Peki ya teknik adam durumları! Son yıllarda U-15, 16, 17, 18, 19, 21 milli takımlarına kaç hoca gelip geçti! Altyapı milli takımları, futbolu yeni bırakmış ve piyasa yapmaya aç 'taze hocalara' hemşehricilik kıyağı olarak lütuf edilmiyor mu? Altyapı Milli Takımları'nda en başarılı ülke olan İspanya'da 1988-2008 yılları arasında Juan Santisteban tam 20 sene U-16, U-17 milli takımlarında görev yaptığını söylesem inanır mısınız?
3- Bu ülkede miniklerin idolü olmuş, yetenekleri tartışılmayan oyuncular futbolu bıraktıktan sonra ne yapıyor? Beşiktaş'taki bir yılında şov yapan Les Ferdinand, jübile sonrası Tottenham altyapısında yıllarca santrfor koçluğu yaparken Hami Mandıralı ve Tanju Çolak'ın TRT'deki 'golcü' programıyla mı Türk futboluna katkı sağladığını düşünüyorsunuz?
4- Yabancı sınırlamasıyla futbolumuzu geliştirme kafasına ne demeli? Zaten oyuncu yetiştiremeyen bir ülkede, yanına pas atmaya yeni başlayan yerli oyuncuyu 5 milyon Euroluk yıldız yapan bu düzen değil mi? Başka hangi ülkede Alper Potuk 5, İsmail Köybaşı 5.5, Mehmet Topuz 8 milyon Euro gibi bir bonservis bedeline satılabilir? Daha da önemlisi henüz gelişim sürecinin başındaki oyuncuları yerli oyuncu bulmanın zorluğu nedeniyle kadrosuna katan 3 büyükler, bu oyunculara milyon eurolar veriyor mu? Henüz yolun başında 'parayı bulan', kendini erken 'yıldız havasına' sokan bu oyuncular, 3 büyüklerde kulübe ısıtmıyor mu? Aynı paraları başka bir yerde bulamayacakları gerçeği ile yüzleştiklerinde Avrupa'nın sıradan bir takımına gitmeyi düşünüyor lar mı? Tabii ki hayır. Yabancı sınırlamasının faydası nedir o zaman? Kısıtlama uyguladığımız ligden kaç oyuncu uluslararası düzeye ulaştı son yıllarda? Eğer bir oyuncu kaliteliyse, yabancı sayısı sınırsız da olsa oynar. Bugün F.Bahçe'de Volkan'dan, Gökhan Gönül'den, G.Saray'da Selçuk İnan'dan, Umut'tan formayı kim alabilir? Manisaspor'dayken milli takımın geleceği görülen, G.Saray'a gelen Ufuk Ceylan bugün nerede oynuyor? Özer Hurmacı F.Bahçe'de geçirdiği günler sonrası Kasımpaşa'da dönmedi mi hayata? Sezer gibi Eskişehir'de şov yapan oyuncunun F.Bahçe'de 1.5 yıl sonra ilk golünü atması çok mu güzel? Bırakın bu oyuncular gerçek değerini bulsun... Aradaki uçurum fiyatlar ortadan kalksın ki, F.Bahçe'de, G.Saray'da, Beşiktaş'ta oynayamayan adam gidip örneğin Heerenveen'de, Vitesse'de, Alman 2. Ligi'nde kendini geliştireceği bir takımda oynasın. Zaten Milli Takım'ın yeni yıldızı Sercan Sararer, Fürth Alman 2.Ligi'ndeyken kapmadı mı formayı!
5- Türkiye Futbol Federasyonu'nu Beşiktaş'ı mali bir çöküş içinde bırakan kişi yönetmiyor mu?
6- Futbolu futboldan gelenler yönetmeli... Güzel, sükseli bir söz... Ancak o futboldan gelenler, veda sonrası gerek milli takımlarda, gerekse kulüplerde bir görev kapmak için el etek öperse, biat ederse, futbolun gerçeklerini konuşmazsa bu iş nasıl olacak? Cesur yürekler nerede?
7- Medyamız için ülkede en önemli şeyin kavga olduğu gerçeği ne olacak?
Hal böyleyken Abdullah Avcı'yı kovalım, yerine yabancı getirelim... Tamam getirelim! Ama getireceğimiz adam Guus  Hiddink'ten daha kariyerli mi olacak?
Sahi dünyanın 4 bir yanında başarılı olan Hiddink'in hüsran yaşadığı tek ülke bizdik değil mi?



Ve takımın papazı sahalara döner!

22 Mayıs 2009 Cuma

Sevgiyle kal Aziz'im!



Fenerbahçe'de pazar günü yapılacak kongre 3 yıl için kulübü yönetecek yeni başkanı belirleyecek... Görüntü itibarıyla Aziz Yıldırım'ın ezici üstünlüğüyle sonuçlanacak kongre... Geride kalan 11 yıl var... Acısıyla, tatlısıyla...
Muhabese defterine bir bakalım...
Fenerbahçe Cumhuriyeti için "vefa" önemli bir unsursa, bu kulübe Aziz Yıldırım'ın yaptıklarını kimse yapmamıştır! Öncelikle bunu kabul etmek gerek.
Bu kulübe Aziz Yıldırım'ın getirdiği oyuncuları, hiçkimse getirmemiştir...
1990'lı yıllarda "Ne olacak bu Fener'in hali" sorusuyla büyüyen bir kuşak için de, 2000'li yıllardaki tablo hiç de fena değildir...
Sadece kulübün 20 milyon dolarlık bütçelerinin 250'ye ulaşması bile gelinen noktanın büyüklüğünü yansıtıyor.
Bu açıdan, tüm eleştirilerimize karşın, "Devam Aziz'im" diyoruz...
Ama...
Yeni bir Aziz Yıldırım'ı da beklemiyor değiliz...
Öncelikle bazı konularda alınmış kararların eleştirisi iyi yapılmak zorunda.
1- TRANSFER: Her sene bir dünya yıldızı politikası, bugüne dek taraftarı en çok mutlu eden konulardan biriydi... Ama.. Şunu da sorgulamak şart. Bu kulübe Anelka, Ortega ve Roberto Carlos'un verdikleri, bu üç isme göre son derece sönük transferler olan Aurelio, Tuncay Şanlı ve Gökhan Gönül'den fazla mıdır? Öyleyse "İlla dünya yıldızı alacağım" diye milyon dolarları saçıp, Ronaldinho'nun peşinde koşmak doğru mudur? "Savaşan Fenerbahçe" isteniyorsa eğer, bu, Real Madrid'ten gelen oyuncularla değil, Real Madrid'e gitmek istiyen oyuncularla olur!
2- İLETİŞİM: Bazı taraftar gruplarına karşı mücadele, başka grupları kullanarak, "Kardeşi, kardeşe kırdırtma" şeklinde olabilir mi? Tribünden rantın kaldırılmasına, insanların maç izleme hakkına sonuna kadar eyvallah! Ancak bunun hangi metodlarda yapıldığı da, çıkış noktası kadar önemli!
3- SEVGİ: Son günlerde bambaşka bir Aziz Yıldırım var ortada... Herkese karşı sıcak, sevecen, esprili... Fenerbahçe taraftarının da görmek istediği başkan bu değil mi? İşte bu yüzden... Lütfen sevgiyle kal Azizim!

30 Nisan 2009 Perşembe

Karadeniz fıkrası

Sezon başlarken iskeleti tamamen değişmiş bir takım. Song ve Sylla hariç hepsi genç, gelecek vaat eden 20'nin üzerinde oyuncu transfer edilmiş. Hedef de, 'Geleceğin Trabzonspor'unu yaratmak' olarak açıklanmış. Takımın başına da, sistem adamı olan, istediği sistemi oturttuktan sonra da seyrine doyum olmayan takımlar yaratan Ersun Yanal getirilmiş...

Günlük düşünen yönetici tipini aksine, sezon başında 'Bu sene hedefimiz şampiyonluk değil' diye açıklamalar yapılmış. Son yılların futboldan en uzak liginin yaşandığı bu yıl, Yanal'lı Trabzonspor zaman zaman iyi futbol oynayıp, bir ara liderlik koltuğuna bile oturmuş. "Geleceğin Trabzonspor'u" iyi sinyaller vermeye başlamış...

Ancak sezon başında, 'Hedef şampiyonluk değil' diyen yönetim, alınan birkaç kötü sonucun ardından, homurdanmaya başlamış. Sonunda da Ersun Yanal ile yollar ayrılmış. Yıllardır yapılan hatalardan ders almayan yöneticiler, bakalım bu kez hangi teknik direktörün başını yakacak...

26 Nisan 2009 Pazar

Resmen dalga geçiyor

Tahminimizde yanılmadık... Kulübeden bu saha hangi şekilde görünüyor bilmem ama, Aragones resmen dalga geçen açıklamalar yaptı...
Fenerbahçe Teknik Direktörü Luis Aragones, 90 dakika sonrası herkesi şaşırtan açıklamalar yaptı. Tecrübeli teknik adam, takımının iyi oynadığını savunarak "Belki puan kayıpları devam ediyor. Ama bu sonucu hak edecek bir futbol oynamadık bugün. Topa daha fazla sahip olan, pozisyonlar arayan, bulan bizdik. Kötü, kaybetmeyi hak edecek bir oyun sergilediğimizi sanmıyorum. Ama olmadı, kazanamadık" ifadelerini kullandı. Aragones, şampiyonluk şanslarıyla ilgili olarak "Geçen haftaki sonuçtan sonra bu haftaki mağlubiyetle şampiyonluktan uzaklaşabildiğimiz kadar uzaklaştık. Futbolda her zaman bizim başımıza gelenler diğer takımların başına da gelebilir, ama biz şampiyonluktan iyice uzaklaştık" değerlendirmesini yaptı. İspanyol çalıştırıcı, "Yeni sezon için herhangi bir çalışma var mı" sorusuna ise, "Ben buraya gelecek yılla ilgili değil bu maç hakkında konuşmaya geldim. Önümüzde hala bir kupa var. Onunla ilgili düşünceler var" diyerek kaçamak bir yanıt verdi.

25 Nisan 2009 Cumartesi

İstikrarlı işkence!..



Sadece futbolda değil, hayatın her alanında eğer başarı varsa, başarıyı getiren unsurların istikrarı için mücadele edersiniz! Şu an Ankaragücü, Kadıköy'de 2-0 önde. Ve maçın dönmesi üzerine uzaktan yakından bir umut yok. Kimbilir, bizim "Hacı Dede" birazdan çıkıp, "İyi pas yapamadık, ama maçın genelinde daha iyi olan taraf bizdik" gibi ifadeler kullanabilir. Bugünden itibaren, hatta dün neden yapılmadığını anlamadığım şekilde, Aragones'in biletini almak, bu takıma Özgür Çek, Gürhan başta olmak üzere genç ve forma aşkına sahip oyuncuları monte etmek gerek...

Eğer "istikrarlıyız ve Aragones'le devam edeceğiz" derseniz, bunun adı sadece...

İSTİKRARLI İŞKENCE olacaktır, biliniz!

24 Nisan 2009 Cuma

Defolun gidin!

Diğer santrfor konuya değindi ama biraz hafif kaldı bence...
Bodozlama konuya dalmak bize düşüyor!
1- Fenerbahçe takımı Galatasaray'la oynarken takımını desteklemek yerine yönetimle uğraşmak kelimenin tam anlamıyla vatan hainliğidir!
2- Bu adamları zamanında kullanan, sokağa döküp "Aman bizi bırakma" diye yürüyüş yaptıranlar, bugün ne kadar karşısında dururlarsa dursunlar; bu ayıbın çıkış noktasındaki suç ortaklarıdır!
3- Bu grubu tribünden temizleyeceğim diye bugün "hadi koçum" edasıyla sırtını sıvazladığınız diğer grupların da yarın nemaları kesildiğinde "esip" benzer tavırlarda bulunmamaları için hiçbir neden yoktur!
4- Dünya kulübü olmanın hangi kriteri içinde taraftarı birbirine kırdırmak yatar bilinmez!
Ve maçla ilgili özet...
FENERBAHÇE TOO GOOD FOR GALA!!!

Bırakın maç izleyelim...



Bunun böyle olacağı çok önceden belliydi... Bir takımın taraftarı, takımının değil taraftar grubunun adını haykırıyordu maçlarda. Yönetim de işine geldiği için sesini çıkarmıyordu. Ne zaman ki yönetimle arası açıldı, taraftar grubu ‘tu kaka’ oldu. “Tek kimlik Fenerbahçe” sloganları da birkaç yıl gecikmeli ortaya çıktı.
Artık maçlara giden taraftar, ‘ağız tadıyla’ maç izleyemiyor. Bugün de öyle oldu. Sarı-lacivertliler, ‘ezeli rakibi’ Galatasaray’ın karşısına çıkarken bile, Abdi İpekçi’nin tribünlerinin üç yanında “Yönetim istifa” sloganları yankılanıyordu. Maç adeta, slogan atanlarla onu susturmaya çalışan taraftarlar arasında geçti.
Tatsız tuzsuz maça gelecek olursak, iki takım arasındaki bariz kadro eşitsizliği, ilk dakikalarda kendini gösterdi. Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın yumuşak karnı olan pota altını zorlamasına bile gerek kalmadı. Henüz ilk çeyrekte kopan maçın kalanı, Play-Off öncesi antrenman şeklinde geçti.
Maçta taraftarın saçmalıkları dışında gözüme batan iki şey vardı. İlki, mahalle arasında tek pota maçta bile sahaya almayacağım Marcus Green’in, Willie Solomon’un yerine ilk 5 başlamasıydı. Diğeri ise, Gordan Giricek’in takımdan kopuk, formundan uzak oyunuydu. Hırvat yıldız, özellikle savunmada takımını 1 kişi eksik bıraktı...
s.t.a.