27 Şubat 2009 Cuma

Bu sene şampiyon yine Ada'dan..



Şampiyonlar Ligi:

Atletico Madrid-Porto: 2-2

Lyon-Barcelona: 1-1

Real Madrid-Liverpool: 0-1

Villarreal-Panathinaikos: 1-1


UEFA Kupası:

Valencia, Ukrayna'daki 1-1'in rövanşında Dinamo Kiev'le 2-2 berabere kaldı, elendi.

Deportivo, ilk maçta 3-0 yenildiği Aalborg'tan evinde bir tokat da 3-1'le yedi. Toplamdaki 6-1'lik skorla "en hafifinden" elendi!


İspanyollar için kabus gibi bir haftayı geride bıraktık. UEFA Kupası'na seyirci kaldılar, Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk maçlar sadece Barcelona için umut verici... (Villarreal, Yunanistan'da her şeyi yapabilir gerçi ama!)

Marca, "Avrupa, İspanyollar'ı şok etti" demiş...

Görüntü o ki, bu sezon da İngilizler biraz fazla gelecek bu Avrupa'ya!

Kıskanırım seni ben!




Galatasaray yönetimi, sezon başından bu yana hayal kırıklığından başka bir şey üretemeyen, hatta Şampiyonlar Ligi ve Fortis Türkiye Kupası gelirlerinden mahrum bıraktığı için kulübü kaba bir hesapla 16-17 milyon euro zarara sokan Michael Skibbe'ye veda yemeği vermiş! Türkiş rakı, türkiş kebap, türkiş dostluk... Tebrikler...

Bazıları da, Deloitte Para Ligi'ne girmelerinde en önemli katkıyı yapan Şampiyonlar Ligi gelirlerinin mimarı Zico'yu gönderdikten sonra, zahmet edip "teşekkür" bile etmemişti...

Galatasaray'ı UEFA Kupası'nı aldığında bile böyle kıskanmamıştım desem!..

Sevgiyi kaç milyon euroya transfer edersiniz?





"You cannot have good results without a great atmosphere in the camp. That is a reality."

Kim diyor... Manchester United'in savunma oyuncusu Nemanja Vidic...

Yüzde bir milyon katılıyorum... Eğer takım içinde sağlam bağlar oluşturamadıysanız eğer, başarı size Kafdağı'nın ardından gülümser...

İşte bu nedenle, Fenerbahçe'nin geçen sezonla bu sezon arasında yitirdikleri sadece Aurelio ve Kezman değil.

Takım içindeki birliği, sevgiyi kaybettiyseniz, ne İspanya gol kralı çare olur derdinize ne de "oğlunuz" Emre!


Sizin yaptığınız iki transferin onda birine kurulan Sivasspor'un nasıl başarılı olduğunu merak edenlere de kırmızı-siyahlı ekibin antrenmanlarına benim gibi iki gün konuk olmalarını öneririm!

25 Şubat 2009 Çarşamba

Ne olur dönme Zico...


Madem ki diğer santrfor açtı arşiv işini, bir arşiv yazısı da benden... Yazıldığı tarihten bu yana 5 ay geçse de değişen pek bir şey yok aslında. Tek olumlu değişiklik Zico'nun CSKA Moskova'nın başına geçmesi sanırım...

Ne olur dönme Zico...
Bazı takımlar vardır... Başarıları, kupaları değil, kimlikleriyle akıllarda kalır, kaybettiği maçlar değil yaşattığı gurur dolu anlarla hatırlanır...
İşte sen böyle bir takım yaratmıştın bize. Skor ne olursa olsun, rakip kim olursa olsun tek amacı futbol oynamak olan bir takım...
Oyunu çirkinleştirmeyi aklının ucundan bile geçirmeyen, rakiple, hakemle değil, sadece topla uğraşan bir ekipti seninkisi...
Yıllar yılı 'Kaybedeceksek de böyle oynayıp kaybedelim' diyen bir taraftarın takımına gelmiştin sen.
Sahadaki tek beklentisi 'hak ederek kazanmak' olan, başkasından kesinlikle medet ummayan bir takımın başına...
Başlarda belki pek anlayamadık seni. Evet çok büyük bir oyuncuydun, ama Capello'ların, Scolari'lerin ismi ortada dolaşırken senin gelmen soru işaretleri yaratmıştı.
İlk yılında, yani 100. yılda yaşanan şampiyonluk çok kişiyi tatmin etmese de, UEFA Kupası'ndaki Newcastle ve AZ Alkmaar maçlarında ışık görünmüştü sanki.
Sonraki sezon biraz daha kafandaki takım olmuştu sanki Fenerbahçe. 'Üvey oğlun' Deivid'i orta sahaya monte etmiş, sol kanadı da vatandaşların Roberto Carlos ve Wederson'la güçlendirmiştin.
Şampiyonlar Ligi ön elemesinde Anderlecht'i rahatlıkla deviren takımda, en çok dikkati çeken şey, kendine güvendi...
Bu bizim pek alışık olmadığımız bir şeydi doğrusu. Biz ki '0' çektiğimiz sezon, orta sahayı geçemediğimiz Barcelona maçının 90 dakikasında yediğimiz gole üzülmüştük. Biz ki, UEFA Kupası'nı kaldıran ezeli rakibimizi deplasmanda, ceza sahasına giremeden 1-0 yenince sokağa dökülmüştük...
Sen bize, gerçekten isteyince ve inanınca, neler yapılabileceğini uygulamalı olarak gösterdin... Şampiyonlar Ligi'nde, gol yiyince bile yıkılmayan, mücadeleden asla vazgeçmeyen bir takım izletmenin gururunu yaşattın. Futbolculuğunda olduğu gibi, geriye çekilerek değil, futbol oynayarak maç kazanılacağını bir kez daha ispatladın.
Ve bize, 100 yıllık kulüp tarihinin en büyük gururlarından birini yaşattın. Elendiğimiz Chelsea maçında, Stamford Bridge'de rakip takımın vakit geçirmek için topu köşe gönderine kaçırması bile, senin ne kadar büyük bir iş başardığının göstergesiydi. Kimbilir kaçımız, öyle bir anın geleceğinin hayalini kurup da, kendi bile inanmamıştı...
O gün kaç kişiye sorsanız, 'ligde şampiyon olmasak da olur' derdi... Ama sezon sonunda senin havaalanından gidişini gördük valizlerinle...
Evet belki şampiyon yapamamıştın takımı. Ama kulüp tarihinin en başarılı hocası olman için, şampiyon yapmana da gerek yoktu hani...
Takımlar vardır, başarılarıyla değil, kimlikleriyle hatırlanır. Sen hem bize, hem kendine öyle bir takım olmanın gururunu yaşattın...
Bugün senin miras bıraktığın takım, ligin 5. haftasında 3. kez mağlubiyeti tattı.
Yarın öbür gün 'Zico geri dönüyor' diye yazılıp çizilmeye başlanır. Ama sen de biliyorsun ki, hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Sen bize yaşattığın güzelliklerle anılmayı hak ediyorsun...
O yüzden, ne olur dönme Zico...
26.09.2008
s.t.a.

Vefasızlık faturası!




Bir tarafta Samsunspor´da dikkat çekmiş‚ Beşiktaş´ta yıldızı parlamış‚ daha sonra Fenerbahçe´nin verdiği bol sıfırlı teklifin cazibesiyle Sarı-Lacivertli formayı sırtına geçirmiş bir adam... Tümer Metin...

Beşiktaş forması giyerken‚ Fenerbahçe için ettiği küfürler hala internet sitelerinde!
100´üncü yılda Fenerbahçe´ye geldi‚ eski defterler kapandı‚ taraftar onu bağrına bastı‚ takımın şampiyonluğunda pay sahibi oldu. Diğer tarafta‚ Fenerbahçe´nin altyapısından yetişen bir isim... Damarlarındaki son kana kadar Fenerbahçeli...

Saha içinde takımının kazanması için çırpınan‚ basketbol maçının bitimi sonrası‚ futbol maçını izlemek için Kadıköy´e koşan bir Fenerbahçe aşığı... İbrahim Kutluay...

Bu 2 sporcunun ortak bir özelliği var... Geçen sezon askerlik sorunu nedeniyle Fenerbahçe´ye veda etmiş olmaları...

Ancak filmin devamı‚ bir Fenerbahçeli olarak benim yüreğimi sızlatacak türden...

Yeni yasa çıkıyor‚ askerlikle ilgili düzenleme‚ bu 2 sporcunun Fenerbahçe´ye dönüş kapılarını açıyor... Peki ya sonra?

Fenerbahçe yönetimi‚ "sonradan olma Fenerli" Tümer Metin´e‚ Samandıra kapılarını sonuna kadar açıyor... Hem de sakat olmasına karşın. Tebrikler... Vefadır‚ yapılır...

Ama "Fenerbahçe´nin evladı" İbrahim Kutluay´ın yüzüne bakılmamasına ne demeli?

Tanjeviç ister görev versin‚ ister vermesin...
Fenerbahçe taraftarı için İbrahim Kutluay´ın kenarda havlu sallaması bile yeterlidir...

Fenerbahçe formasıyla Avrupa Ligi sayı kralı olmuş‚ 100´üncü yılda şampiyonluğa terini emeğini ve yüreğini koymuş bir adamın‚ Kepez Belediye ile adının geçiyor olması bile Fenerbahçe adına en hafifinden vefasızlıktır...

Onun nasıl bir Fenerbahçeli olduğunu hala bilmiyorsanız‚ attığı sayıların ardından tribünlerle bütünleştiği fotoğraflara bir daha bakın!

Orada‚ bu vefasızlığı hak etmeyecek‚ Tanjeviç´e asla ve asla değişilmeyecek büyük bir Fenerbahçeli göreceksiniz!

***

26 Mayıs 2008'de yazmışım yukarıdaki yazıyı... Sezona 50 milyon euroluk transferle ama arkasında iki büyük vefasızlıkla başlayan Fenerbahçe için... İbrahim Kutluay'a gösterilen tavır yukarıda anlatılmış... Onun yerine getirilen Devin Smith ve Gordan Giricek'in bugüne kadar takıma ne verdiği ortada...
Vefasızlık konusundaki diğer örnek ise Zico. 100 yıllık tarihinde Avrupa'da Fenerbahçe için hayal bile edilemeyen bir başarıya imza atan, beyefendilik timsali bir adamı havalimanına uğurlamaya bile gitmeyenler, "Yürüye yürüye şampiyon olmalıydık" masalları anlatanlar, bugün Aragones'e katlanıyor istemeye istemeye... Başarılar, kupalar gelir geçer. Ama bir şey var ki, affedilmez bence... "Sevginin hüküm sürdüğü" bir takım, "disiplin" gösterileriyle ancak bu denli uzaklaştırılabilirdi birbirinden...
Belki de bu sezon Fenerbahçe'nin başına gelenler, bu iki vefasızlığın cezasıdır. Kimbilir!

23 Şubat 2009 Pazartesi

Değişen sadece isimler mi?...


Bazı oyuncular vardır ki, yerleri ayrıdır. Olmadık bir gol kaçırsa da kızamaz, onun hatasıyla gol de yeseniz gocunmazsınız… Çünkü onlar birer isimden çok ruhudur takımların… Farklı bir şey vardır onlarda. Sahada işler kötü gittiğinde gözler onları arar. Onlar takımın isyan eden ruhudur. Taraftarın sahadaki sözcüsüdür sanki… Onlar teknik , taktik, kondisyondan çok daha önemlidir bir takım için.

Önce Tuncay, ardından Appiah, Marco ve Kezman takımdan varlıklarıyla birlikte ruhunu da götürdü sanki. Özlememek elde değil…

s.t.a.

22 Şubat 2009 Pazar

Ev yapacaksan tuğladan, kız alacaksan Muğla'dan...



Ege insanın ilginç sözleri vardır... Lisedeki arkadaşlar (Şerif-Mahir) kazımıştı bu sözü hafızama... "Ev yapacaksan tuğladan, kız alacaksan Muğla'dan..." İkinci yorum konusunda İzmir'in eline kimse su dökemez ama konumuz başka...

Peki ya hoca alacaksan?

Varsayalım Fenerbahçe yönetimi, Football Money League'de ilk 20'ye giren o görkemli bütçelerini sizin ellerinize teslim etti, "Göster marifetini" dedi... Fener'in "Mijatoviç"i olarak hangi ülkeden ne alırsınız?

Futbolcular için belli kriterler söz konusu. En azından şahsen (sınırsız yabancı kontenjanına sahipsem) İtalyan bir kaleciyle işe başlarım... Çizme'nin sertliğine alışmış Güney Amerikalı bir stopere, İskandinav ya da Yugoslav kökenli bir partner bulur, mümkünse Fransa görmüş bir Afrikalı ön liberoyu "Olmazsa olmaz" listesinin başına koyarım... İngiltere'nin havasını koklamış iki kanat oyuncusu ve yine Fransa Ligi'nde 10 gol barajını aşmış bir forvet bulabilirsek ne ala!

Peki ya kulübe!

İşte olay burada...

Almanya'nın makine yapısını mı, İtalya'nın katı taktiğini mi, Brezilya'nın hücum mantığını mı seçerdim bilemem...

Ama bildiğim bir şey var ki, İspanya'nın kenarından bile geçmeyeceğim...

Türkiye'deki Aragones profilini zaten herkes tartışıyor... Saracoğlu tribünlerinden "Uyuma dede, takım dökülüyor" türünde gelen isyanlar her şeyi özetliyor...

Del Bosque'nin Beşiktaş macerası da hafızalarda...

Buna karşın İspanyollardan ağzı yanan sadece bizimkiler değil...

Sevilla'ya üst üste kazandırdığı 2 UEFA Kupası'nın havasıyla Tottenham'ın yolunu tutmuştu Juande Ramos... İlk sezon takımı sonradan devraldığı için aldığı sonuçlar pek önemsenmedi.

Ama bu sezon İngiliz ekibini uçurumun kenarına getirdi. 88 milyon euroyu aşan transfer harcaması sonrası Tottenham'ı ligin dibine oturtan Ramos, "Parası neyse verir göndeririz" diyen yönetimin sabır taşının çatlamasıyla İspanya'ya paketlenmişti. (9 haftada 1 galibiyet, 2 beraberlik, 6 yenilgi)

Aynı Ramos şimdi Real Madrid'in başında... Galacticos ile çıktığı 9. maçında 9. zaferini elde ettiği Real Betis karşısında... Hem de Aurelio ve tayfasına fazladan 6 santra yaptırarak. 6-1'lik skor, Real için neler ifade ediyor bilinmez... Ama İngiltere'deki 9 haftalık Ramos ile İspanya'daki 9 haftalık Ramos, İspanyol hocalar için benim aklıma tek bir şarkı getiriyor...

Sizi uzaktan sevmek, aşkların en güzeli!



Kusura bakma hocam!





Yıl 2000... Denizlispor 2.Lig'den 1.Lig'e çıkmış başında ismi Raşit Çetiner'in yıldızlarla dolu kadrosunun bir sezon önce yapamadığını yaparak... Takımın başında gencecik bir hoca... Kiralık futbolcu misali bir sezon önce Yeni Salihlispor'u çalıştırmış, oradaki pırıltısıyla "Geliyorum" sinyalleri vermiş... Ardından Denizlispor'u teslim alıp takımını şampiyonluğa taşımış... Ersun Yanal...


O dönem İzmir'de görev yaptığımız için, Denizlispor yazı dizisi hazırlamak için koyuluyoruz yola... İzmir'in fotoğraf üstadı Sedat Yılmaz ve futbol filozofu Bülent Buda ile birlikte...


Ersun Yanal'la röportajlar, takım hakkında genel bilgiler derken sempatik 2 yardımcı antrenörle tanışıyoruz... Birisi için şu an söylenebilecek tek söz ışıklar içinde yat Tevfik Lav... Diğer hocamız Mesut Bakkal...


Önce Denizlispor'un 1.Lig'deki başarısı için omuz veriyor Ersun hocaya, ardından Ankaragücü, Gençlerbirliği ve Milli Takım'da...


Derken "ustasından el alan" çıraklar misali, "1. adam" olarak teknik direktör koltuğuna oturuyor...


Geride kalan 4 yıl içinde Ersun Yanal ile Mesut Bakkal'ın 7. karşılaşmasına tanıklık ettik bugün... Ve ortaya çıkan tablo, "Boynuz, kulağı geçermiş" dedirtecek türden... Bakkal'ın Denizlispor'u, şampiyonluk yolunda Trabzonspor'a "One minute" dedi, skor 4-2 "çıraktan" yana oldu...


İstatistikler müessesemizin armağanıdır ;)










23.10.2005 Vestel Manisa-Gençlerbirliği: 0-3


25.03.2006 Gençlerbirliği-Vestel Manisa: 2-1


15.09.2006 Gençlerbirliği-Vestel Manisa: 0-5


19.02.2007 Trabzon-Gaziantep: 3-2


04.03.2007 Vestel Manisa-Gençlerbirliği: 0-3
19.04.2008 Trabzon-Gençlerbirliği: 0-0


21.02.2009 Trabzon-Denizlispor: 0-2




YANAL: V.Manisa, Trabzonspor


BAKKAL: Gençlerbirliği, Gaziantep, Denizlispor...


Ve top santrada...



TSYD'nin Antalya'daki semineri... Türk futbolunun 5 önemli teknik adamı panelistler arasında... Mustafa Denizli söze giriyor önce, Ersun Yanal, Tolunay Kafkas, Bülent Uygun arasındaki kısa paslaşmalar sonrası top Aykut Kocaman'a geliyor... "Sayın bakanım, değerli belediye başkanım" tarzı "boğucu" konuşmalar, en az benim kadar Kral'ı da boğmuş olacak ki, "Protokol konuşmalarını oldum olası beceremem. Ben direkt konuya girmek istiyorum" diyor ve anlatmaya başlıyor...
Bizim hikayemiz de işte tam bu noktayla kesişiyor...
Oldum olası hoşlanmadım dolambaçlı ifadelerden... Eğriye eğri, doğruya doğru demeyi geçip, anlatmak istediğimizi en yalın şekilde ifade etmeyi seçtim.
Gazete sütunlarında bazen "yalın ya da asıl" ifadeleri kullanamıyor insan... Bu blog da, 9 sütundan taşan düşüncelerin paylaşım alanı olacak. Bir nevi Bekir Coşkun ustanın "10. köy"ünün spor versiyonu...
Fazla söze gerek yok...
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz...
Yazalım, paylaşalım...